ABDÜLMECİD EFENDİ KÖŞKÜ



Üsküdar ve çevresinde devlet yöneticisi ve üst düzey görevlilerinin malikâneler yapmaya başlamasının geçmişi Roma Dönemi’ne kadar uzanır.



sinangenim

ABDÜLMECİD EFENDİ KÖŞKÜ

Allah ikbâl sahiplerinin devlethanelerini, 
bazen huzursuz bir serçe kuşuna 
yuva olması için saklar.


Üsküdar ve çevresinde devlet yöneticisi ve üst düzey görevlilerinin malikâneler yapmaya başlamasının geçmişi Roma Dönemi’ne kadar uzanır. Georgios Kedrenos’a göre, İmparator Mavrikios’un [582-602] kızkardeşi Gordia’nın kocası Philippikos’un bölgede bir sarayı veya villası vardır. Philippikos tarafından yaptırılan Khrysopolis Manastırı’na bitişik olan bu yapıya su getirildiği, etrafında güzel bir bahçe oluşturulduğu, içinde balıklar yüzen bir havuzun bulunduğu belirtilmektedir [Eyice 1976: 50; Gyllius 2000: 224]. Bu yapıların günümüz Bülbülderesi semtindeki Selânikliler Mezarlığı arazisi içinde olduğu bir ihtimal olarak ileri sürülür. Üsküdar’da bulunan diğer bir yapı ise, Skutarion Sarayı’dır. Genellikle Salacak yamaçlarında, Damalis Burnu üzerinde bulunduğu belirtilen bu sarayın, gerçekte Toptaşı’nda Atik Vâlide Külliyesi yakınında inşa edilmiş olabileceği söylenmektedir [Eyice 1976: 52].

XVI. yüzyıldan itibaren Üsküdar’ın gerek padişahlar, gerekse hanım sultan ve üst düzey yöneticilere ait pek çok saray yapısını barındırdığı bilinir. Mimar Sinan’ın Üsküdar ve yakın çevresinde üçü padişahlara ait altı saray, Üsküdar Sarayı, Kandilbağçesi Sarayı ve Fenerbağçesi Sarayı ile Mehmed Paşa için İstavroz’da, Siyavuş Paşa ile Nişancı Mehmed Paşa için Üsküdar’da yaptığı veya onardığı kayıtlıdır [Meriç 1965: 40-41]. Sinan bu yapıların yanı sıra, Üsküdar Bahçesi içinde Sultan Selim ve Sultan Murad için iki ayrı kasır yaptığını da belirtir [Meriç 1965: 44].

Evliya Çelebi, Üsküdar’da sultan saraylarının yanı sıra, Salacak’ta Ayşe Sultan Sarayı, Atik Vâlide Sultan Sarayı, Kaya Sultan Sarayı, Hanzâde Sultan Sarayı, ... Sultan Sarayı, Doğancılar’da Hacı Paşa Sarayı, Cinci Hoca Sarayı ve Arslan Ağa Sarayı gibi on adet saray veya köşk bulunduğu bildirmektedir [Evliya 2003: II. 431].

Padişahlara ait Üsküdar Sarayı, XVII. yüzyılda yavaş yavaş önemini kaybeder ve 1794 yılında Sultan III. Selim tarafından yerine günümüz Selimiye Kışlası yapılmak üzere yıktırılır [Genim 1984: 35]. İstanbul’un üçüncü önemli sarayının yıktırılmasından sonra bir daha bu bölgede büyük bir saray yapısına rastlanmaz. Üsküdar çevresinde XVII. ve XVIII. yüzyıldan kalan bazı yapılar hakkında bilgimiz vardır. Örneğin, Çinili Camii karşısındaki Efganlar Tekkesi Köşkü, Acıbadem’de Hünkâr İmamı Köşkü ve hiç şüphesiz bu yapılar içinde özel bir yeri olan ve yapılışı XVI. yüzyıla kadar uzayan Şemsipaşa Şerefabad Kasrı [Eldem 1974: II. 89, 345, 374].

XIX. yüzyılda giderek artan ulaşım imkânları ile sınırları genişleyen iskân, XVII. yüzyıldan itibaren mesire yeri olarak kullanılan Büyük ve Küçük Çamlıca yamaçlarına yerleşme taleplerini arttırır. Daha XIX. yüzyılın başlarında Çamlıca’da Sultan II. Mahmud’un kızkardeşi Esmâ Sultan’ın bir sarayının olduğu ve padişahın 2 Temmuz 1839 günü bu binada vefat ettiğini biliyoruz [Konyalı 1977: II. 202; Haskan 2001: III. 1349]. Bu yapının yanı sıra bölgede, Sultan II. Mahmud’un gözdelerinden Tiryal Hatun için Camlı Köşk adıyla bir yapı yaptırıldığı ve Hazine-i Hassa’ya ait olan bu yapının zaman içinde çeşitli ek ve eklentiler ile büyütülerek Sultan II. Abdülhamid devrinde Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi’ye tahsis edildiği de bilinmektedir [Konyalı 1977: II. 196].

Sultan Abdülmecid döneminde Haydarpaşa Askerî Hastanesi’nin 1845 tarihindeki inşaatı sırasında burada bir padişah köşkü yapılır. Kısa süre sonra 1850’li yıllarda, bu kasır yanar; elimizde bu yapıya ait görüntüler mevcuttur [Konyalı 1977: II. 205].

Çamlıca tepeleri, özellikle Sultan Abdülmecid döneminde kızkardeşi Âdile Sultan için Koşuyolu’nda yaptırılan kasırla giderek rağbet görmeye başlar. 1853 yılında Agop Balyan [1838-1875] tarafından yapılan bu yapının yakınına daha sonra Sultan Abdülaziz adına küçük bir Av Köşkü de yaptırılır [Cezar 1995: I. 172; Pamukciyan 2003: 126; Konyalı 1977: II. 152, 158; Tuğlacı 1981: 172, 241; Haskan 2001: III. 1417; Bazı yazarlar bu sarayın Nigoğos Balyan tarafından yapıldığını ileri sürmektedir].

Nakkaştepe ve çevresindeki yapılaşma daha sonraki tarihlerde gerçekleşir. H. 27 Rebiülevvel 1261/6 Nisan 1845 tarihli Mühendishane-i Hümâyûn haritasında bölgede hemen hemen hiçbir yapı görülmez. Bir süre sonra, günümüzde Koç Holding’in bulunduğu alanda Emine Sultan Sarayı yapılacaktır. Sultan Abdülaziz’in en küçük kızı olan Emine Sultan 4 Eylül 1873 tarihinde doğar ve 12 Eylül 1901’de Mehmed Şerif Paşa ile evlendirilir. Bu tarihleri göz önüne alarak, bu yapıların ya 1900 yılında yapıldığı ya da daha önce burada bulunan bazı yapıların onarım ve genişletilmesi ile Emine Sultan’a tahsis edildiği anlaşılmaktadır [Konyalı 1977: II. 202; Haskan 2001: III. 1348; Ayaşlı 2002: 229 vd].

Nakkaştepe çevresindeki bir diğer yapıysa, Abdülmecid Efendi Köşkü’nün hemen karşısında yer alan Ömer Hilmi Efendi Köşkü’dür. Mısır Hıdivi İsmail Paşa tarafından 1880’li yıllarda yaptırılan bu köşk ve arazisi, 1910 yılında Sultan Mehmed Reşat tarafından satın alınarak oğlu Şehzade Ömer Hilmi Efendi’yi tahsis edilmiştir [Konyalı 1977: II. 240; Haskan 2001: III. 1425]. Her iki yapının da önemli değişiklikler ve rekonstrüksiyonlarla günümüze ulaşmış olmasına karşın, Abdülmecid Efendi Köşkü Selâmlık Binası orijinal yapısını muhafaza eden tek yapıdır.

Halife Abdülmecid Efendi, Osmanoğulları’nın son veliahtı [1918-1922] ve son halife [19 Kasım 1922-3 Mart 1924] olup, yalnızca Mecid Efendi adıyla da anılmaktadır. Sultan Abdülaziz ile Hayranıdil Kadınefendi’nin oğlu olarak 29 Mayıs 1868 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nda doğar. Babası öldüğünde [4 Haziran 1876], yedi yaşında olan Abdülmecid Efendi, Sultan II. Abdülhamid’in hanedan şehzadelerine uyguladığı disiplin ve öngördüğü eğitim ortamında yetiştirilir ve Şehzedeğan Mektebi’nde özel öğretim görür. Dönemin saray geleneklerine uygun olarak alafranga yaşama ilgi duyar. Fransızca öğrenir, piyano ve resim çalışmaları yapar. 1908’de II. Meşrutiyet ilân edilinceye dek, İstanbul’un renkli ve hareketli ortamından mümkün olduğu kadar uzak kalmayı tercih eder. Bağlarbaşı’ndaki köşkünde ailesiyle birlikte dışa kapalı olarak yaşar. Meşrutiyet’in ilânı ile birlikte hanedanın diğer yetişkin şehzadeleri gibi siyasal ve toplumsal sorunlarla ilgilenerek İstanbul’da aktif bir kişilik göstermeye gayret eder. Sanat ve edebiyat çevreleriyle ilişkiler kurar, birçok derneğin onursal başkanlığını üstlenir. Bu çalışmalar sonucu Türkçüler’in ve reform yanlılarının umut bağladıkları en aydın ve ileri görüşlü şehzade imajını yaratır. Toplantılara, açılış törenlerine güven verici davranışlarla katılarak, halkın sempatisini kazanır. 1916’da ağabeyi Yusuf İzzeddin Efendi’nin intiharı sonrası, Sultan Abdülaziz’in hayattaki tek oğlu ve en yaşlı şehzade olarak kalır. 4 Temmuz 1918’de Sultan VI. Mehmed [Vahideddin] tahta çıkarken Abdülmecid Efendi de resmen Veliaht-ı Saltanat ilân edilir ve Topkapı Sarayı’nda Babüssaade önünde düzenlenen cülus törenlerinin sonuncusunda bu unvanla yer alan ilk şehzade olur [Sakaoğlu 1999: I. 67; Örik 2002: 188 vd].

Abdülmecid Efendi bu köşke taşınmadan önce de Bağlarbaşı havalisinde ikâmet etmektedir. Tophanelioğlu’nda set üzerinde Madrit sefiri Sermet Efendi’nin daha sonraları Sultan II. Abdülhamid’in oğlu Abdürrahim Efendi’ye tahsis edilen köşkünün arka tarafında, Burhaniye Mahallesi ile Küplüce sırtlarına bakan yamaçtaki bir köşkte oturmaktadır. Sultan II. Abdülhamid’in, Mabeyn kâtiplerinden Tevfik Bey vasıtasıyla bu köşkün senetlerini şehzadeye gönderdiği bilinir [Şehsuvaroğlu 1947; Türkgeldi 1951: 138]. Daha sonra bazı kaynaklara göre 1896-1897 yılları içinde, bazı kaynaklara göre ise 1900’lü yılların başında bugünkü köşke yerleşir [Şehsuvaroğlu 1947; Toros 1984: 3].

Günümüzde Abdülmecid Efendi ismi ile tanınan köşk, muhtemelen 1880’li yıllarda eski Mısır Hıdivi İsmail Paşa tarafından yaptırılır. İsmail Paşa 12 Ocak 1830 tarihinde Kahire’de doğar. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu, İbrahim Paşa’nın oğludur. Viyana ve Paris’de eğitim görür. Babasının ölümünün ardından, amcasının oğlu Abbas Paşa’nın iktidarı ele alması üzerine aile içinde çıkan anlaşmazlıklar sonrası ailenin bir bölümü ile birlikte İstanbul’a taşınır. 1850’li yılların başında, İstanbul’da ikâmet ettiği dönemde, Sultan Abdülmecid’in taktirini kazanarak paşa unvanı ile taltif edilir. 1854’de amcasının oğlu Abbas Paşa’nın öldürülmesi ve yerine amcası Said Paşa’nın Mısır Valisi olması üzerine Mısır’a döner. 1858’de ağabeyi Ahmed Rifat Paşa’nın ölümünden sonra ailenin en yaşlı kişisi olarak veliaht ilân edilir. 1863’de amcasının ölümü üzerine de Mısır Valisi olur. 1865’de Sultan Abdülaziz’den aldığı bir fermanla ailenin en yaşlısına verilen valiliğin babadan oğula intikal etmesini sağlar. 1867’de Hıdiv unvanını alarak, Mısır’ın içişlerinin yönetiminde bağımsızlık kazanır. Temmuz 1879’da görevden alınarak yerine oğlu Mehmed Tevfik Paşa atanır. İstanbul’da ikâmet etmesi istenen İsmail Paşa önce Napoli’ye, ardından da 1888 tarihinde İstanbul’a taşınır. Sultan Abdülaziz tarafından kendisine malikâne olarak verilen Yassıada da görevden azledildiği için geri alınınca, son yıllarını Boğaziçi’ndeki yalısında geçirir.

2 Mart 1895 tarihinde vefat eden İsmail Paşa’nın cenazesi Kahire’ye götürülerek Rıfai Camii’ne gömülür [Çakıroğlu 1999: I. 677]. Paşa’nın ölümüyle oğullarından Mahmud Hamdi Paşa’ya intikal eden köşk, Sultan Abdülhamid tarafından bedeli Hazine-i Hassa’dan ödenmek suretiyle satın alınır ve amcasının oğlu Şehzade Abdülmecid Efendi’ye tahsis edilir [Toros 1984: 3]. Ancak, Konyalı kasrın Abdülmecid Efendi’nin şehzadeliği zamanında kendisi tarafından yapıldığını ileri sürmektedir [Konyalı 1977: II. 229; Tahsin Paşa 19994: 172]. Eldem ise, Hıdiv İsmail Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın Sultan’a damat olması üzerine kendisi için tasarladığı köşkü, yerini ve inşaatı çok beğenen Abdülmecid Efendi’ye devrettiğini söylemekte, bu devir işleminin ve yapının mimarının Vallaury olduğunu İbrahim Paşa’nın zevcesi Prenses Vicdan Hanım’dan öğrendiğini belirtmektedir [Eldem 1986: 204]. Eldem, sultan olarak belirttiğine göre bu tarihlerdeki sultanın II. Abdülhamid olması gerekir; ancak, padişahın bu isimde bir kızı yoktur [Sakaoğlu 1999a: 541]. O taktirde Prenses Vicdan kimdir ve bu açıklamalar ne derece doğrudur bilemiyoruz. Akpolat ise, yaptığı araştırmalar sonucu köşkün Alexandre Vallaury tarafından tasardığını söylemektedir [Akpolat 1991: 93 vd].

İki yüz dönüme yakın bir koruluk içerisine, başlangıç da Av Köşkü olarak yaptırılan yapı daha sonraları eklenen harem ve müştemilat binalarıyla birlikte geniş bir yapılar topluluğuna dönüşür [Genim 1990: 26]. Zemin kat, arka sofasının sağ köşesinde bulunan çinili bir çeşme kitabesinde okunan H. 1321/1903 tarihi, yapının tarihi hakkında ipucu vermektedir. Zemin kattaki giriş sofası ve arka sofa zeminlerinin Kütahya çinileriyle kaplandığı ve bu işlemin yapının orijinal ahşap döşemeleri üstüne yapıldığı, gerek giriş, gerekse bu hacimlerle diğer odalar arasında ortaya çıkan kot farklarından belli olmaktadır. Anlaşılan 1903 tarihinde yapıda esaslı bir dekorasyon değişikliği yapılmıştır. Bazı kaynaklar köşkün ana giriş kapısı ve her iki yanında yer alan anıtsal duvarın Abdülmecid Efendi tarafından planlandığını belirtmektedirler [Toros 1984: 3]. Dolmabahçe Sarayı Arşivi’nde bulunan bir çizimde bu görüşü destekler [Dolmabahçe Sarayı Arşivi: 100 / 677]. Aynı dönemde veya kısa bir süre sonra Abdülmecid Efendi, Avni Lifij ile birlikte giriş sofasından üst kata çıkan merdivenlerin sağ tarafındaki duvara, ortasına mermer çeşme monte edilmiş bir manzara resmi yapacaklardır. Köşkün giriş sofasının tam ortasında yer alan ve bodrum kattaki kâgir alt yapıyla desteklenen mermer havuzun hangi dönemde yapıldığı sorgulanabilir. Ancak, alt yapıdaki yapısal tedbirler bu havuzun, yapının inşası sırasında yapıldığının bir göstergesi sayılmalıdır. Bir dönem, sökülerek Emirgan’daki Sait Halim Paşa korusuna götürülen bu havuz, son dönemdeki restorasyon sırasında [1990] tekrar eski yerine monte edilmiştir.

Köşkün, doğusunda ki bahçede yer alan havuz ise, güneye doğru kıvrıla büküle uzanan ve güneybatıdaki kaskatlı bir su kaynağına ulaşan su yolu ile birlikte değerlendirilmelidir. Kaynak ile havuz arasındaki kot farkı burada devamlı akan bir su olduğunu gösterir. İki nokta da su yolunun üzerine küçük birer köprü yapılmıştır. Ağaç dallarına benzer şekilde, sıva ile yapılan korkulukları günümüze çok az örneği ulaşan son dönem bahçe mimarimizin sıkça kullanılan bahçe dekorasyon elemanlarından biridir. Su yolunun aşan köprülerden biri doğuya doğru geniş koruluğa, diğeri ise Harem bölümüne ulaşmaktadır. Son yıllarda yıkılan ve köprünün aksında yer alan taklı bir kapı ile harem binası veya binalarına ulaşıldığı söylenir. Tümü ile ahşap olduğu söylenen harem binaları ne yazık ki günümüze ulaşmamıştır. Yanmışmıdır, yoksa yıkılmışlarmıdır bilinmez. Bugün bu binaların yerinde banka personeline hizmet veren iki katlı bir betonarme bina mevcuttur.

Abdülmecid Efendi şehzadeliği döneminde kışları günümüz Kabataş Lisesi’nin bulunduğu Feriye Sarayı’nda geçirmektedir. [1915] Burada, sarayın cadde üzerinde bulunan küçük bir dairesi selâmlık olarak kullanmaktadır [Aşiroğlu 1992: 27]. Mayıs ayının ilk haftalarında ise sayfiye olarak Bağlarbaşı’ndaki köşke gidilmektedir. Muntazam bir günlük hayat sürmekte, sabahları harem dairesinden çıkıp, bahçede biraz gezindikten sonra yazı odasına geçmektedir. Onikide yemek yeyip, biraz istirahatten sonra, bahçedeki bir çamın altında açık havada ufak bir masa üstünde meşgul olmaktadır. Akşam üzeri yine bir gezinti, bu arada mümkün olduğu taktirde avlanma ve sonra akşam yemeği. Çarşamba günleri resim günüdür, o gün kimseyi kabul etmez ve dostları bunu bildikleri için ziyaret teklifinde bulunmazlar [Aşiroğlu 1992: 28]. Bu resim günlerine ait, köşkün zemin kat sofasını aksettiren "Sarayda Beethoven" adlı bir tablo vardır [Cezar 1995: 485]. 4 Temmuz 1918 günü veliaht olan Abdülmecid Efendi bundan sonraki yaşamının büyük bir bölümünü Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nde sürdürecektir. Ancak, zaman zaman özellikle yaz aylarında Bağlarbaşı’ndaki köşkü kullanmaya devam edecek ve buradan Anadolu’daki Kurtuluş Hareketi ile irtibat sağlayacaktır [Aşiroğlu 1992: 35]. Abdülmecid Efendi 19 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce Halife olarak atanır ve Dolmabahçe Sarayı’na taşınır. Ancak, yine de Bağlarbaşı’naki yapı ile bağlantıları devam etmektedir. 1871’de Sultan Abdülaziz’in C. F. Fuller isimli heykeltraşı İstanbul’a davet edip at üstünde yaptırdığı ve Münih’te bronz olarak döktürdüğü heykeli, saklanmak üzere götürüldüğü Topkapı Sarayı’ndan aldırıp, Bağlarbaşı’ndaki Köşk’e gönderdiği bilinir [Cezar 1995: I. 151]. Halife’nin yurt dışına çıkarılmasına müteakip bu heykel tekrar Topkapı Sarayı’na alınacak, yakın bir tarihte ise Beylerbeyi Sarayı’ndaki ilk yerine taşınacaktır.

Halifeliğin kaldırılması ve Halife’nin yurt dışına çıkarılmasını takiben [3 Mart 1924] köşkün uzun müddet boş kaldığı anlaşılmaktadır. Bazı kaynaklar Abdülmecid Efendi’nin yurt dışına çıkarken Cevat Paşa’yı vekil tayin ettiğini ve paşanın ilk iş olarak köşkün içindeki tabloları Sümerbank’ta teşhir ettirmek suretiyle sattırdığını ileri sürer [Toros 1984: 3]. 31 Ocak 1938 tarihli ve Abdülmecid Efendi’nin katiplerinden Mehmet Enîsî imzalı bir yazıda Salih Keramet Bey’e, Efendi’nin vatandan ayrılmak mecburiyetinde olduğu sırada işlerinin ifası için vekalet verdiği kişinin vefatı üzerine, vekaletin teyzezadelerine verildiği. Onun da bir iki ay evvel vefatı üzerine, vekaleti kabul edip etmeyeceğinin sorulduğunu görüyoruz [Niğar 1964: 38]. Bu başvuru üzerine vekaleti kabul eden Salih Keramet Niğar’ın yaptığı yazışmalarına bakarak, özel eşya olan bu malların satılmadığı, 20 Mayıs 1942 tarihli bir başvuruda ve başvuruya verilen 4 Ağustos 1942 tarihli cevapta köşkün yeni sahibine teslimi esnasında bu eşyanın köşkün odalarında kilitlenerek muhafaza altına alındığı belirtilmekte. Ancak bu eşyanın teslimi için Abdülmecid efendi’inin vekaletine haiz olup olmadığı sorulmaktadır [Niğar 1964: 48]. Bu arada Abdülmecid Efendi’nin, Salih Keramet Bey’e yazdığı 27 Haziran 1939 tarihli mektupta "... Eşyanın hüsnü muhâfazasıdan dolayı beyanı- şükrân ederim. Pederin heykellerini, uzun piyano, bazı yazılar, manevi kıymeti hâiz ne varsa muhafaza ediniz, diğerlerinin kâffesini satınız. Bunlar meyanında "Pujol’un" eseri-kıymetdârı vardır. Fakat onu "restore" etmek lâzımdır. Bunu eğer yapacak bulunursa ben buradan levâzımı gönderirim. Olamazsa ve resim müzesi varsa oraya hediye ediniz ..." dediğini görürüz [Niğar 1964: 44]. 10 Mayıs 1942 tarihli İstanbul defterdarlığı yazısı bize köşkün satışından dolayı sakıt halife Abdülmecid Efendi’nin hissesine 47.972 lira 76 kuruşun düştüğü ve bu meblağın ödendiğini göstermektedir. Ancak, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kararnâmesi gereğince bu paranın alındığı tarihten itibaren bir ay içinde Merkez Bankası’na yatırılması gereği hatırlatılmaktadır [Niğar 1964: 52]. Bu arada Salih Keramet Bey’e 8 Temmuz 1944 tarihli yazısında "... iki yıl önce sattırılan mülkün bedelinden ..." [Niğar 1964: 53]. tabirini kullandığına göre, yapının ilk satış tarihinin 1942 olduğu sonucu çıkmaktadır. 23 Ağustos 1944 günü Abdülmecid Efendi Paris’te vefat eder. Artık ne mülkün, ne de malın değeri kalmıştır. Şimdi önemli olan cenazenin nereye defnedileceğidir. On yıl kadar Paris Camii’nin bir odasında tahnit edilmiş olarak muhafaza edilen cenaze, tüm başvurulara rağmen vatana getirilemediğinden ve tüm girişimler sonuçsuz kaldığından 30 Mart 1954 tarihinde Mekke’de toprağa verilir. "... Kabir için seçilen yer taşlıktı. Sudanlı mezarcılar kazmakta epey güçlük çektiler. Sanduka, nihayet salavâtla makbere indirildi ve Vahhabî Mezhebi icâbı, dışarıda hiçbir işaret bırakılmayarak taş ve toprakla örtüldü ..." [Niğar 1964: 76]. Dolmabahçe Sarayı’nda başlayan bir hayat, vatan toprağından uzakta, hiçbir iz kalmayacak şekilde son bulur.

1942 yılında yapılan satışta, köşkü Kalkavan Ailesi’ne mensup Mehmed ve Selahattin kardeşlerin satın aldığı söylenmektedir. Kısa süre sonra da köşk ve bulunduğu arsanın mülkiyeti Kazım Taşkent tarafından Yapı Kredi Bankası için satın alınacaktır [Konyalı 1977: II. 237; Toros 1984: 4].

Bağlarbaşı’nda, Altunizâde’den Beylerbeyi’ne doğru uzanan Kuşbakışı Caddesi ile Bağlarbaşı’nı Beylerbeyi’ne bağlayan Gümüşyol’un kesiştiği noktadan biraz içerde, yolun sağında kalan Abdülmecid Efendi Köşkü ve arazisi [İstanbul 1998: 217], Kuşbakışı Caddesi No: 18 olarak kayıtlıdır. Kuşbakışı Caddesi’ne yakın bir konumda olan köşkün doğu ve kuzeyinde geniş bir koruluk bulunmaktadır. Çok sayıda değerli ağaç ve bitkiyi barındıran bu alan yüksek duvarlarla çevrilidir. Köşkün ana girişi, güneyde büyük bir anıtsal kapı olarak varlığını sürdürmektedir. Harem girişi ise günümüze ulaşmamış, yerine geniş bir metal kapı takılmıştır.

Günümüze ulaşan selâmlık köşkü Türk mimarisinin yüzyıllar boyunca yapmaktan çekilmiş olduğu, hatta Balyan Ailesi’nin bile bu ölçüde uygulamaya çekindikleri abartılı bir sentez görünümündedir. Ancak, bu abartılı sunuş içinde uzun araştırmalara dayanan bir ölçü ve denge bulunduğunu söylemek gerekir. Bu nedenle gerek tasarımı, gerekse yapımıyla büyük bir özeni yansıtan yapıyı başarılı bir uygulama olarak görülmelidir. Yapı, sanki en aşırı hayallerde, masallarda görülebilecek bir peri köşkü gibidir [Eldem 1986: II. 204]. Köşkün iddialı görünüşü daha giriş kapısının düzenlenişi ve biçiminde kendini gösterir. Eteklere doğru gittikçe açılan tonoz şeklindeki geniş bir saçakla örtülen kapı, basık kemerli, büyük eliböğründeler ve renkli çinilerle zenginleştirilmiştir. Bu gösterişli giriş aynı zamanda büyük bir tevazuyu da içermektedir. Kapının üstündeki çini kitabede yüksek bir kûfi ile "Allah’dan başka galip yoktur" yazar. Sivil yapılarda pek görülmeyen bir şekilde kurşun kaplı çatı üstünde 1,70 metre yüksekliğinde bir bronz alem mevcuttur. Kapının algılanışını ve görkemini güçlendirmek amacı ile ihata duvarı, bahçe duvarına göre içeri çekilmiştir.

Kâgir bir bodrum kat üstünde, iki ahşap kattan oluşan yapının genel olarak simetrik ve aksiyel bir planı vardır. Ancak, bu simetri girişe paralel aksta zemin kat orta sofasında merdiven, üst kattaysa dışa doğru betonarme ayaklar üzerinde uzanan yemek odası ile bozulmuştur.

Eyvan şeklinde oluşturulan giriş hacmi, iki mermer kolon ve her iki yanındaki sekiz kollu yıldızların kesişmesinden doğan sonsuz karakterli motiflerin oluşturduğu ajur tekniğindeki mermer şebekelerle zengin bir görünüş kazanır. Zeminden yükseltilen bu kata dört basamaklı, çift taraflı bir mermer merdivenle çıkılmakta olup, merdivenin kapı yönü biniş için kullanılmaktadır. Eyvanın arka duvarında giriş kapısı, her iki yanında ise birer giyotin pencere vardır. Girişin her iki yanı sağır olup, bu duvarlar pano şeklinde, profilli ahşap silmelerle çeşitli bölümlere ayrılmış olup, her pano içinde kalemişi süslemeler bulunmaktadır. Giriş kapısının üzerinde mavi zemin üstüne kûfi yazı ile "Allah adaleti, iyilik yapmayı, akrabaya bakmağı emreder" [Nahl Suresi, 90. Ayet] yazılmıştır.

Konut mimarimizde pek karşılaşılmayan dış cephe oluşumu ve bezemesi, cephe düzeylerini geometrik olarak bölümleyen dikdörtgen ve kare panolardan oluşmaktadır. Pencere ölçülerini esas alan bu modüler düzenleme tüm yapıyı sarar. Öyle ki merdivenin bulunduğu bölümün dış cephesi de bu genel düzenlemeye uygun olarak tasarlandığı için, içerden bu pencerelere ulaşmak mümkün değildir. Tüm bu panoların içine oryantalist motiflerden oluşan kalemişi bezemeler yapılmıştır. Pencere kepenklerinin kapalı durumda dış görünüşlerinin sakinliği aldatıcı olmaktadır. Çünkü, benzerlerine XVIII. yüzyıl mimarisinde rastladığımız şekilde [Melling 1819: Planj : 30 Bebek Kasrı ve Planj: 34 Kandilli Görünüşü], bu kepenklerin alt bölümleri her iki yana, üst bölümü ise yukarı doğru kırkbeş dereceli bir açı ile kaldırıldığında içte kalan aynı teknikteki kalemişi bezemeler tüm yapıyı sarmaktadır. Pencere kepenklerinin yukarı kaldırılması ve sabitlenmesi için tasarlanmış metal kol ve detay ilgi çekici bir çalışma ürünüdür.

Yapının geniş saçakları geçmişteki bir sözü hatırlatmaktadır. "... eski Türk evleri o kadar güzel saçaklarla donatılmışlardır ki, eğer bir evin saçakları yeterince uzatılmamışsa , o yapı bir Türk’te kel izlenimi bırakır..." [Anonim 1984: 1]. Saçaklar başkaca hiçbir yapıda rastlanmayan bir şekilde yatay düzlemden, uzunluklarına göre 15 ilâ 30 santimetre kadar kaldırılmışlardır. Bu çok özel detay geniş saçakların yapıyı basmasını önlemiş, sanki uçar gibi bir görüntü elde edilmesini sağlamıştır. Saçak altları yer yer dikdörtgen, yer yer kare, içleri oryantalist motifli, kalemişi bezemelerle süslü panolarla bölünmüştür.

Üst kat batı cephesinin orta aksına, sanki yapıdan kopacak şekilde yapılan büyük çıkma, boş bırakılan zemin katta dördü önde, altısı üçerden iki yanda olmak üzere on kolonla taşınır. Kolon gövdeleri köşeleri pahlanmış çokgen formlu olup, betonarme olarak yapılmışlardır. Kolonların arkasındaki cephe de iki giyotin pencere bulunur. Bahçeye bir terasla açılan kuzey cephesinde de bir çıkma yer almaktadır. Mukarnas başlıklı dört sütun ile taşınan çıkma, üst katta balkon olarak kullanılmış, ancak ne zaman yapıldığını bilmediğimiz bir tarihte metal konstrüksiyonlu, renkli camlı bir bölme ile kapatılmıştır. Batı cephesine nazaran zemin katta dışa doğru bir çıkıntı yapan doğu cephesinde, harem binası ile yapıyı ilişkilendiren, geniş saçaklı bir koltuk kapısı bulunmaktadır.
Genelde depo işlevini karşılamak ve yapıyı toprak seviyesinden yükseltmek amacıyla yapılan bodrum katın, giriş eyvanı altında bir kar deposu [karlık] bulunmaktadır. İçerden iki servis merdiveniyle üst katlara irtibatı sağlanan bodrum katın, biri koltuk kapısı yanından, diğeriyse kuzey cephesinden girilen iki de dış girişi bulunmaktadır. Üst kat planlamasına uygun olarak odalara ayrılan bodrum katta kapı bulunmaz. Orta sofanın altına denk gelen hacmin ortasında, sivri köşeleri pahlanmış, basık bir altıgen formunda kâgir bir duvar mevcuttur. Bu duvarın, zemin kat sofasında yer alan havuzu taşımak için yapıldığı anlaşılmaktadır.

Geniş bir eyvanla girildiğini belirttiğimiz zemin kat sofası çini kaplıdır, tam ortada restorasyon çalışması sırasında tekrar yapıya getirilen mermer havuz görülmektedir. Havuzun esas yapısı orijinal olup, eski fotoğraflarda görülen çevre alanı yeni yapılmıştır. Orta sofanın sağında iki ahşap kolon ile ana hacimden ayrılan merdiven evi yer almaktadır. Geniş bir ahşap merdiven üst kata ulaşımı sağlar. Bu hacmin hemen karşısında, benzer şekilde iki ahşap kolonla sofadan ayrılan bir eyvan bulunmaktadır. Tüm bu hacimlerin duvarları kalemişi panolarla süslüdür. Tavanlar ise ahşap çıtalarla bölümlere ayrılmış olup, değişik motiflerle bezenmiştir. Girişin her iki yanında yer alan dikdörtgen odaların duvar ve tavanları düz olup, diğer odalara göre çok sadedir. Benzeri saray yapılarındaki odaları gözönüne alarak bu odaların yaver veya hizmetli odaları olduklarını söylemek gerekir. Giriş sofasından iki kanatlı bir kapı ile geçilen arka sofa da dikdörtgen olup, her ki yanında birer küçük oda bulunmaktadır. Bu odaların da hizmetliler tarafından değişik amaçlarla kullanılmakta oldukları düşünülebilir. Arka veya iç sofa diyebileceğimiz orta hacim, üç adet çift kanatlı, camlı kapı ile küçük bir terasa açılmakta, buradan altı basamaklı, taş korkuluklu bir mermer merdivenle bahçeye ulaşılmaktadır.

Geleneksel Türk Evi plan şemasına uygun olarak esas kat, yani Abdülmecid Efendi’nin yaşam katı üst kattır. Geniş merdivenle ulaşılan üst katta, merdiven sahanlığından iki kanatlı büyük bir kapıyla merkezi sofaya girilmektedir. Beşik çatının verdiği imkan ile altı metreyi aşkın bir yüksekliğin elde edildiği sofanın tavanı tekne tonoz şeklinde olup, içlerinde kalemişi süslemeler olan dikdörtgen panolarla zenginleştirilmiştir. Orta bölümde, taşıyıcılığı arttırmak amacı ile kare kasetler oluşturulmuştur. Tam orta aksta yer alan bir avize göbeği ise uzun zamandır boş durmaktadır. Merkezi sofanın güney bölümünde kare planlı bir balkon yer alır. Sofadan üç camekanlı kapı ile çıkılan ve köşe odaların ikişer penceresinin açıldığı balkonun zemini çini kaplı, tavanı ise beşgen motifli, klasik dönemi andıran bir çıtalama ile kaplıdır. Orta sofanın balkona açıldığı camlı kapıların önünde, yapı süsleme özellikleriyle hemen hiç bir alakası olmayan üç açıklıklı bir kemer dizisi bulunmaktadır. Arabesk bir yapım ve dekorasyon özelliği gösteren ve perde kornişi olarak kullanıldığı sandığımız bu ahşap imalat, ya yapının ilk sahibinden kalmış, ya da Hıdiv Ailesi tarafından hediye edilmiş olmalıdır.

Orta sofanın güneydoğu ve güneybatı köşelerinde birer sekili oda bulunmaktadır. Sofadan girilen dikdörtgen bir seki altı, çift ahşap kolon ve alçak bir ahşap korkulukla bölünen sekiye ulaşımı sağlar. Güneybatı köşesindeki odanın duvarları çini kaplıdır ve tavan tezyinatı bu çinilere uygun renklerle kalemişi olarak yapılmıştır. Güneydoğu köşe odası ise aynı mimari planlamaya sahip olmakla birlikte çok daha sade, üzeri altın varak kaplı çıtalarla bölünmüş bir dekorasyonla bezenmiştir. Bu bölümün tavanı da aynı anlayışı aksettirir. Gerek sofadan, gerek güneydoğu köşe odasından, gerekse bodruma kadar inen servis merdiveni holünden girişi olan ve bahçeye doğru kolonlar üzerinde uzanan dikdörtgen oda büyük bir olasılıkla yemek odası olarak kullanılmaktadır. Bu odada, diğer odalarda görmediğimiz bir özellik olarak iki adet, ikişer bölümlü, renkli camlarla süslü tepe penceresi bulunduğunu belirtmek gerekir. Benzeri tepe pencerelerinden orta sofanın güney ve arka sofanın kuzey bölümlerinde, ikişerli gruplar halinde üçer adet bulunmaktadır.

Orta sofadan geçilen ve bahçe bakan, renkli camlı, metal bir konstrüksiyonla kaplı balkona açılan iç sofanın duvar dekorasyonu kalemişi filetolarla oluşturulmuştur. Klasik dönem anıtsal yapılarını hatırlatan ve yapının başka bir bölümünde görülmeyen bir tavan süslemesi vardır. Zemini kaplayan ahşap parkelerin üstüne yakma tekniği ile yıldız motifli süslemeler yapılmıştır. Gerek kuzeye bakması nedeniyle serin, gerekse ulaşım imkanı en uzak olan bu bölümün Abdülmecid Efendi’nin özel yaşam alanı olduğunu söylemek isteriz. Bu bölümün batısında yer alan ve tavanında dört mevsimi yansıtan resimlerin olduğu kare oda dinlenme odası olmalıdır. Bu odanın diğer odaların aksine yanlızca çift kanatlı, bir kapısı olduğunu da belirtmek gerekir. Doğuda yer alan oda ise duvar ve tavanlarında yer alan sureler nedeni ile, beş vakit namaz kıldığını bildiğimiz Efendi’nin dua ve namaz odası olmalıdır [Aşiroğlu 1992: 28]. Bu oda aynı zamanda küçük bir alaturka tuvaletin ve bodrum kata ulaşan ikinci bir merdivenin yer aldığı küçük bir hole açılmaktadır. Dilenirse buradan ana merdiven holüne de ulaşmak mümkündür [Serhatoğlu 1987; Akpolat 1991: 93-97; Batur 1994: I. 51 vd].

Bugün zemin kat arka sofanın her iki köşesinde yer alan, çini kaplı mangal korunağı ve yine etrafı çini kaplı mermer çeşmeyle, merdiven holünde yer alan ve ortasında mermer bir çeşmenin bulunduğu yağlıboya resim dışında yapıda orijinal herhangi bir eşya bulmak mümkün değildir. Yer yer merdiven evi ve duvarlarda gördüğümüz resim veya ayna asmaya yarayan kancalar geçmişte bu yapıda çok sayıda tablo bulunduğunu göstermektedir. Tavanlarda hiçbir avize kalmamıştır. Ancak, giriş eyvanıyla üst kat balkonunda gördüğümüz camlı, metal aydınlatma elamanları nasıl olduysa muhafaza edilmiştir. Belki de yapının dış görünüşüne katkıda bulunan bu elamanlara özellikle dokunulmamaya çalışılmıştır.

1985 yılında tarafımızdan başlatılan rölöve çalışmaları sonrası, yapı 1987 ile 1995 yılları arasında öncelikle yapısal bir onarıma tabii tutulmuş, akan ve çürüyen çatı kaplamaları, taşıyıcı aksam ve zaman içinde yapılan onarımlar nedeniyle birbiriyle uyumsuz hale gelen marsilya tipi kiremitleri değiştirilmiştir. Genelde dış cephe kaplamalarının sağlam olduğu görülmüş, çürüyen ve tahrip olan dikey ve yatay ahşap silme ve profillerin yenilenmesiyle yetinilmiştir. Yoğun kalemişi süslemelerin bulunduğu alanlar, ahşap kaplamaların çalışması nedeniyle çatlamış ve bozulmuşlardı. Bu nedenle gerek orijinal konumdaki kalemişlerini daha fazla tahrip etmemek, gerekse büyük boyutlu düz alanlar elde ederek, kalemişi süslemelerin çok daha uzun ömürlü olmasını sağlamak amacıyla bu alanlar su kontraplağı ile kaplanmış. Üzerlerine bugün görülen kalemişleri aynı teknik ve orijinal renkler esas alınarak yeniden yapılmıştır.

Bu arada, gerek cephe, gerekse saçak altlarında, en iyi durumdaki orijinal kalemişleri şeffaf pleksiglass elamanlarla koruma altına alınmıştır. Onarım sırasında yapı içine daha sonraki dönemlerde eklendiğini anladığımız, bölücü camekanlar, ısınma amacıyla konunan radyotörler kaldırılmıştır. Yangın tehlikesini en aza indirgemek amacıyla, yapıdan uzakta bahçenin güneybatı köşesinde tek katlı bir kazan dairesi oluşturulmuştur. Bu merkezden yapıya getirilen sıcak suyla çalışan bir üfleme sistemi, köşkün kış aylarında neme karşı ısıtılmasını sağlamaktadır.

Yapıda, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir süre asker barındırıldığı, bu nedenle zemin kattaki döşeme çinilerinin bozulduğu, sırlarının büyük ölçüde yok olduğu, kırmızı zeminlerin [masa] ortaya çıktığı görülmüştür. Bu tespit sonrası, tüm zemin çinileri Kütahya’da yeniden yatırılmış ve zemin bu çinilerle kaplanmıştır. Ancak, orijinal örneklerin muhafazası için en az tahribin görüldüğü köşelerdeki çiniler aynen korunmuştur. Odalar da, orijinal zemin kaplaması olarak benzer yapılarda gördüğümüz ince hasır kullanıldığı düşünülmektedir. Yok olan hasırlar, zaman içinde döşeme tahtalarının açılması ve yer yer tahribi nedeniyle döşemelerin çok kötü ve yürünmesi zor bir duruma gelmesine yol açmıştır. Bu nedenle çürüyen taban tahtalarının değiştirilmesinden sonra, bazı odaların zeminlerinin su kontrplağı ile kaplanması gerekmiştir.

Abdülmecid Efendi Köşkü’nün geleceği nedir veya ne olmalıdır? Kullanılmayan, mâlikine maddi veya manevi bir getirisi bulunmayan bir yapının, sürekli bakım ve periyodik onarımlarla geleceğe taşınması çok güç, hatta ve hatta imkansızdır. Bu gerekçeyle ve karşılığı olmayan bir yatırıma girişmemek düşüncesiyle yapı uzun süre bakımsız kalmış, yanlızca yaz aylarında banka personeli için sosyal amaçlı projelerde kullanılmıştır. Bu kullanım tarzı yapıda büyük tahriblere neden olmuş, yapı fonksiyonları yetersiz kaldığı için hemen yakın çevresine tarafımızca yıkılan çeşitli betonarme veya kâgir uyumsuz yapılar yapılmıştır.

Bugün köşk ve yakın çevresi büyük bir iyiniyetle korunmakta, sürekli bakımı yapılmakta ve kış aylarında nemin olumsuz etkilerine karşı ısıtılmaktadır. Ancak, gerek yapı, gerekse koruma alanı halka kapalıdır. Yapının belirli günlerde Yapı Kredi Bankası tarafından ziyarete açılması gerekir. Benzeri ülkemizde bulunmayan, bu nitelikli bir yapının ülkemiz insanına ve tüm dünyaya tanıtılması ve beğeniye açılması gerekmektedir. Bu davranış ve bunun için harcanacak emek ve mali kaynak, Banka’nın böylesine prestijli bir yapıya sahip olduğunun bilinmesiyle bir geri dönüş sağlayacaktır.

Köşkün içi boştur, tüm eşyası, avizeler, tablolar, aynalar ve diğerleri yok olmuş, çeşitli yerlere dağılmıştır. Zaten görsel ve yazılı bir envanter bulunmadığı için nelerin kayıb olduğuda meçhuldür. Yapının boş olarak geziye açılması bir müddet için gezenleri tatmin etsede, uzun sürede bir boşluk olduğu görülecek ve bu sunum tarzı eleştirilere neden olacaktır. Bu nedenle yapının döşenmesi gerekir. Ancak, nasıl bir yol ve yöntem seçilmesi konusunda detaylı bir araştırma yapılması gerekecektir. Acaba, eldeki yetersiz belgeler, benzer yapılar göz önüne alınarak orijinale yakın bir tefrişat mı tercih edilmelidir? Yoksa, ulusal bir konkur sonucu minimalist bir üslûpta yeni bir döşeme tarzına, büyük boyutlu modern resimler, büyük aynalar ve modern aydınlatma elamanları mı tercih edilmelidir?

Uzun süreli bir hayaldir bizim için Abdülmecid Efendi Köşkü’nün yeniden hayat bulması, huzursuz serçe kuşlarına yuva olmaktan kurtarılması.

 

sinan genim

http://www.sinangenim.com/