Evliya Çelebi’nin izinde: Kandilli’den Osman Ağa Camii’ne



Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Anadolu Hisarı’ndan sonra gelen Kandilli, bugün İstanbul’un Anadolu yakasında yer alan müzeyyen bir sahil kasabası havasında. Üsküdar’ı Beykoz’a bağlayan yol ve birkaç çay bahçesi haricinde umuma açık bir yanı maalesef yok. Boğaz’ın hemen kıyısından başlayan yalılarla, semtin tepelerinde yer alan köşkleri, konakları araç yolu ayırıyor. Kandilli, tipik bir Karadeniz kenti gibi. Denizin hemen bitiminden sonra rakım yükseliyor


Evliya Çelebi’nin izinde: Kandilli’den Osman Ağa Camii’ne

Evliya Çelebi’nin izinde: Kandilli’den Osman Ağa Camii’ne

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Anadolu Hisarı’ndan sonra gelen Kandilli, bugün İstanbul’un Anadolu yakasında yer alan müzeyyen bir sahil kasabası havasında. Üsküdar’ı Beykoz’a bağlayan yol ve birkaç çay bahçesi haricinde umuma açık bir yanı maalesef yok. Boğaz’ın hemen kıyısından başlayan yalılarla, semtin tepelerinde yer alan köşkleri, konakları araç yolu ayırıyor. Kandilli, tipik bir Karadeniz kenti gibi. Denizin hemen bitiminden sonra rakım yükseliyor. Bu sebepten düz, tarıma müsait bir arazisi olmamış. Evliya Çelebi, Kandilli’nin bu topografik yapısından bilhassa bahseder: “Ensesi kayalı dağlar olduğundan bağları dardır.” der. Kandilli’den Çengelköy tarafına doğru gelirken Kandilli Kız Lisesi’nin eteklerinde, yolun sol tarafında küçük bir mezarlık var. Osmanlı Türkçesi’yle yazılmış kitabelerden oluşan bu mezarlık, acaba hızla gelip geçen arabalardan fark ediliyor mudur? 

Seyahatname’de Kandilli sadece bir semt olarak değil aynı zamanda bahçe olarak anlatılır. III. Murat Han tarafından yapılan bu bahçe IV. Murat tarafından sıkça ziyaret edilirmiş. Daha çok 16. asırda bu yörede bulunan servi ağaçlarına takılan kandillerle eğlenceler düzenlenirmiş. Semtin adı da bu kandilli eğlencelerden gelmekteymiş. Yine bu bahçeye yakın Kule Bahçesi’nin varlığından bahsedilir. Kule Bahçesi, Çengelköy ile Vaniköy arasında yer alıyormuş. Evliya Çelebi, Kule Bahçesi’nin serüvenini eserinde bir hadiseye bağlayarak anlatır. Bugünkü Kuleli Mahallesi’nin adının buradan gelmesi mümkündür. Kandilli’de Adile Sultan’ın yaptırdığı ve günümüzde Kandilli Kız Lisesi olarak kullanılan, muazzam bir manzaraya sahip saray bulunuyor. 

Bugün, Boğaziçi’nin Anadolu yakasında Kandilli’den Üsküdar istikametine doğru geldiğinizde karşınıza iki semt çıkar ki, Evliya Çelebi’de bunların adı geçmez. Çünkü Vaniköy ve Kuleli Mahalleleri o zaman siyasi bir yerleşim yeri olarak kabul görmüyordu. Bu semtler Çengelköy ve Kandilli’ye dahil ediliyor olmalı. Vaniköy, Vâni ünvanlı, IV. Mehmed’in çocuklarına hocalık yapmış bir zâtın, burada mülkü bulunduğu için bu adı almıştır. Semtte küçük bir cami bulunuyor; İstanbul’un şık yalı camilerinden biri. Ziyaret edilesi bir havası vardır. Vaniköy gibi, az sonra değineceğimiz bugünkü Beylerbeyi semti de Seyahatname’de anlatılmaz. Esas olan Çengelköy’dür. 

Çengelköy adı nereden geliyor?
Evliya Çelebi, Çengelköy adının nereden geldiğini şu satırlarla ifade eder: “Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethettiğinde bu şehirde Madyan oğlu Yanko zamanından çengeller kaldığı için Çengelköy derler.” Ardından Üsküdar mevleviyetine bağlı olduğunu aktarır. Ensesi dağlı, bağ ve bağçelik bir köy olduğunu söyler. Halkının çoğunun Rum kefereleri olduğunu yazar. Bugün meşhur çınarı ve bademiyle de bilinen semtte hatırı sayılır bir marangoz esnafı var. İstanbul’un semtleri hakkında yeterli malumat, Haldun Hürel’in İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık kitabında bulunabilir. Çengelköy’e bu güzergâhı takip ederek girdiğinizde, iskele paralelinde üç tane yalı gözünüze çarpar. Bunlardan Sadullah Paşa yalısı Boğaziçi’nin en kıymetli yalılarındandır. 

Çengelköy bahsinde üç tane bahçenin adını anar Evliya Çelebi. Adları Maanoğlu Bahçesi, Beylerbeyi Bahçesi ve İstavroz Bahçesi olan bu bahçeler için “Padişahlara mahsus bir Meram bağı, cennet bağı gibi tumturaklı bahçedir ki anlatılmasında dil yetersiz kalır, kalemler kırılır.” ifadelerini kullanır. Nerede bu bahçeler şimdi? Hangi beton yığının altında... 

Çengelköy’ün ardından bugün bu adla anılmayan bir kasabadan söz açılır. “İstavriz Kasabası’nın vasıfları” başlıklı bölümde anlatılan yer bugünkü Beylerbeyi olabilir mi? Semt sırasına göre Çengelköy ve Kuzguncuk arasında bugün Beylerbeyi yer alıyor. Evliya Çelebi’nin Beylerbeyi gibi bir muhiti anlatmaması hayli ilginç. Aynı zamanda İstavriz bahçesi ve kasabası olarak anılan bu yerin bir de İstavriz deresi vardır. O dere, bugün Beylerbeyi tepelerinden, Küplüce Mahallesi’nin altından geçerek Beylerbeyi sahilinden denize dökülür. İstavriz deresinin varlığı, bu kasabanın da Beylerbeyi olma ihtimalini kuvvetli kılıyor. İstavriz balığı çok olduğundan bu kasabaya bu adın verildiğini söyler Evliya. Kuzguncuk’la Beylerbeyi arasında Hamidievvel Cami ve külliyesi yer alıyor. Bu caminin, mevzumuzun dışında kaldığından sadece adını anmakla iktifa edeğiz. Yine Beylerbeyi’nde bir dönem II. Abdülhamid’e de ev sahipliği yapan Beylerbeyi Sarayı yer alıyor. 

Boğaz’ın gözbebeği Kuzguncuk
Seyahatname’de Kuzguncuk bahsinin çok kısa tutulduğunu görüyoruz. Oysa bugünün Boğaziçi köylerinden birçok vasfıyla ayrılır Kuzguncuk. Göz bebeği gibi gözetilir. Sessiz, huzur veren bir tarafı vardır. En çok da bakımlı, orijinal evleriyle sokaklarında gezenlere mimari bir zarafet sunar. Yakın zamanlara kadar halkının çoğunluğunu gayrimüslimlerin oluşturduğu bir semtti burası. Önce Varlık Vergisi, ardından 6-7 Eylül olayları, son olarak da Kıbrıs Harekatı, semtteki gayrimüslim nüfusunu epey azaltmış. Yine de Müslüman ve gayrimüslim halk uzun asırlar burada beraber yaşamışlar. Bu semte ait bir hatıratı okuduğunuzda bunu hemen fark ediyorsunuz. Kilise ve caminin yan yana inşa edilmesi de bunu gösteriyor. Kuzguncuk aynı zamanda sosyal mekânlarıyla da öne çıkıyor. Mesela, Kuzguncuk’ta İcadiye Caddesi üzerinde, ahşaptan girişi olan, iki katlı ama küçük, her daim mavi önlüğüyle çay dağıtan, lezzetine doyulmaz Türk kahvesi yapan Mustafa Dayı’nın kahvehanesi, Kuzguncuk’a gelenlerin uğradığı yerlerin başında gelir.

Seyahatname’ye dönecek olursak... Evliya Çelebi, Fatih devrinde Kuzgun Baba oturduğu için bu semtin ismine Kuzguncuk derler diye yazar. Kuzguncuk’a gelmeden yolun sağında lebiderya bir cami bulunur: Üryanizade Camii. Kuzguncuk halkının ilk camisi. Boğaz’ın ortasında, ahşaptan, ferah-feza bir camidir. Kuzguncuk’tan Üsküdar’a doğru ilerlerken karşımıza çıkan muhit bugün Paşalimanı adıyla bilinir. Evliya Çelebi, buralara Öküz Limanı der. III. Selim’in zahire ambarları (şimdilerde Devlet Tiyatrosu tarafından kullanılıyor), Hüseyin Avni Paşa Çeşmesi (unutulmayası birkaç anlamı vardır) ve Fethi Paşa Korusu bu bölgenin önemli unsurlarındandır. Bunlar da Seyahatname’den sonra peyda olmuşlardır. 

Üsküdar: Doğu’nun yegâne temsilcisi
Evliya Çelebi’nin İstanbul’u anlattığı bu ilk cildinde en çok yer ayırdığı beldelerden biri de Üsküdar. Hakkında onlarca şiir yazılan, İstanbul’un fethini görmesiyle gurur duyulan, Galata’nın Batıcılığı’na karşı Doğu’nun yegâne temsilcisi olarak görülen, ulu zâtlarıyla her zaman manevi bir gücü elinde barındıran bu Kâbe toprağı beldenin hususiyetlerini saymakla bitiremeyiz. Evliya Çelebi de İstanbul’da Müslümanlar tarafından mamur edilmeye başlanan ilk belde olmasından dolayı Üsküdar’a ziyadesiyle yer ayırır. Elbette, Seyahatname’den sonra Üsküdar’a birbirinden kıymetli binalar yapılmıştır ama yine de Üsküdar’ın siluetini oluşturan imaretler bu muhteşem eserde söz konusu edilir. 

Seyahatname, sadece Üsküdar’ın bina mirasından bahsetmez, yapılışından, tarihinden de dem vurur. Battal Gazi’nin Üsküdar’ın yapılışı sırasındaki önemini de buradan öğreniyoruz. İstanbul’un başta Emeviler tarafından olmak üzere yedi defa kuşatıldığını yazan Evliya Çelebi, 859 senesinde Harun Reşid’in 150.000 asker ile Üsküdar’dan geçip İstanbul’u kuşattığını söyler. Fetihsiz dönmek ayıptır diye bir sığır derisi büyüklüğünde Silivrikapısı’nın iç yüzünde Koca Mustafa Paşa Camii yerinde bir kale ve bir Müslüman mahallesi içine bin adam muhafız kor. 

Battal Gazi de bu sırada Üsküdar’da pusu kurup kafirlerden ganimet almaktadır. İstanbul’un içinde Müslümanların şehit edildiğini duyan Battal, Kuzgunca, Çengelise şehirlerini, Pendik, Kartal ve Darıca şehirlerini yağmalayarak 3000 papazı kılıçtan geçirir. Ardından Bağdat’a, Harun Reşid’in yanına döner. Tekrar Üsküdar’a geldiğinde Kız Kulesi karşısındaki tepelerde yedi sene otağını kurar. Buralar bir zaman Gaziköyü Bağları, Şüca Bağları adıyla anılmış. Hatta, Evliya Çelebi’ye göre galat-ı meşhur olarak Kadıköy Bağları adıyla dahi anılmıştır. 

Evliya Çelebi, Üsküdar’ı ve Kadıköy’ü yedi senede Battal Gazi’nin imar ettiğini söyler. Battal Gazi, Şam gazalarına gidince Bizans kralı Kadıköy’e sağlam bir kale yaptırır. Evliya Çelebi bu kalenin burç ve duvarlarının hâlâ kendi bahçesinde var olduğunu aktarır. Battal Gazi’nin Toygar Tepesi, Yassı Tepe, Piyale Paşa Tepesi gibi yerlere gözcüler diktiğini anlatır. 

Üsküdar’ın hâkimi Battal Gazi korkusundan deniz ortasında bir kule yaptırır. Kızını ve değerli eşyalarını bu kuleye yerleştirir. İsmine Yunanca’da “Keretsan” denilen bu kuleye Türkçede “Kız Kulesi” deniyor. Evliya Çelebi, Kız Kulesi’nin yapılma sebebini de bu şekilde aktarır. Yani Kız Kulesi’ni de Battal Gazi’ye borçluyuzdur... Şam’ı fetheden Battal, Üsküdar’da bu kulenin varlığından haberdar olunca, Üsküdar’a gelmiş, kayıkla kuleyi basmış; kralın kızını ve mücevherlerini alarak Üsküdar’ı fethetmiştir. Sonra bugün Salacak semtini kapsadığı varsayılan Üsküdar Bahçesi’nde şu şekilde dua etmiştir: “İlahi bu diyarı Muhammed Aleyhisselam’ın ümmetlerine müyesser eyleyip mamur ve âbâdân eyle.” 

Fetihten sonra mamur olan bu şehir asıl şöhretini ve iltimasını Süleyman Han zamanında görmüştür. Bir de Evliya Çelebi, Üsküdar adının yanlış bir söyleniş olduğunu belirtir. Ona göre doğrusu Eskidar’dır. “Üsküdar Bahçesi yerinde Harun Reşid’in çadırı yerinde Seydî Battal Gazi’nin yedi sene oturup bağlar ve evler yaptığı binalardır. Bunun için Eskidar derler. Üsküdar galattır.” diye bunun sebebini açıklar.

Üsküdar’da imaretlere geçmeden büyük sarayların adını tek tek yazar. Bugün o saraylardan hiçbiri yok. Üsküdar’a dair anlatılan ilk mekân Mihrimâh Sultan Camii. Herhalde Seyahatname’de geçtiği gibi bütün parçalarıyla korunabilen imaretlerin başında geliyordur burası. Orijinal halinde denizle dudak dudağa olan bu cami, sahilin doldurulmasından dolayı yaklaşık elli metre içeride durmaktadır bugün. Mimar Sinan’ın eseri olan caminin avlusuna deniz kıyısından iki taş merdiven ile çıkılırmış. Bu merdivenler bugün de işlevsel. Abdest havuzu çınarlar ile süslüdür diye yazılıdır. Bugün özel bir sağlık kuruluşu tarafından kullanılan bir medresesi vardır. Yakın zamanda caminin imamlarından birisi, şadırvanın olduğu sütunlara elektronik bir tabela koydurdu. Ne imlası ne harfleri düzgün olan bu ucubeden, bazı ayet ve hadisler yansıtılıyor. Bu mübarek mekâna, bunu reva görenler olduğu gibi, bu çarpık zihniyete ses çıkarmayanların var olması da gerçekten üzüntü sebebi. Umuyoruz ki camii bu kirlilikten bir an önce kurtulur.

Seyahatname’de daha sonra Orta Valide Sultan Camii’nden söz açılır. Mimar Sinan’ın eseri olan bu muhteşem camii Toptaşı’nda yer alıyor. Kösem Valide Sultan Camii de Üsküdar’ın müstesna camilerindendir. Anıt eserlerdendir. Kıble kapısı tarafında “Tamam olunca dedi himmetiyle tarihin Hâtif / Bu camide olan ta‘at ola makbûl-i Sübhanî” yazar. 

Evliya Çelebi’nin izinde Üsküdar’ı ziyaret ederken irili ufaklı onlarca caminin adını duyuyor fakat bulmakta zorluk çekiyoruz. Bunlardan biri de Arslan Ağa Camii. Bu caminin bugün varlığından söz etmek imkânsız. Fakat Yüksel Demircanlı, bize Şeyh Camii’nin mihrabının önünde Kurd oğlu Arslan Ağa adıyla bir mezarın bulunduğunu söyler. Muhtemelen 16. asırda burada camisi bulunan Arslan Ağa’nın imar ettirdiği mabet yerine Şeyh Camii yapılmıştır. 

Mimar Sinan’ın yaptığı en küçük imaret
Halk arasında Kuşkonmaz Camii olarak da bilinen Şemsi Paşa Camii, Mimar Sinan’ın yaptırdığı en küçük imarettir. Üsküdar’dan Harem tarafına doğru giderken Salacak mevkiine yakın kalan Şemsi Paşa Camii, “Deniz kıyısında bir küçük camidir ancak gayet şirindir ki, sanki şirin bir köşktür.” diye anlatılır. Bu şirinliğini bugün de korur, adeta minyatür bir külliyedir. Medresesi vardır. 

Üsküdar’ın medreseleri arasında Kelime Hatun medresesi de yazılıdır. Sadece adı anılan bu medrese günümüze ulaşamamıştır. Hâkimiyet-i Milliye Caddesi üzerinde yer alıyormuş. Kanuni Sultan Süleyman’ın cariyelerinden Gülfem Hatun’un Mimar Sinan’a yaptırdığı bir esermiş. Medreselerin ardından Darülkurralardan da bahsedilir. Bunu sıbyan mektepleri ve imaretler takip eder. Yukarıda peyderpey değindiğimiz bu yapılara tekrar değinmeyeceğiz. Sadece Mihrimah Sultan İmareti’nin gelip geçen yolculara üç gün üç geceden fazla olmamak şartıyla ikramda bulunulduğu ve Orta Valide Camii’nde Cuma geceleri zenginlerce yemek dağıtıldığı yazılmaktadır. 

Evliya Çelebi Üsküdar’ın imaretlerinin on bir tane olduğunu nakleder. “Eğer her birini tek tek olduğu gibi yazsak Seyahatname’miz bir ziyafetnâme olur.” diye bu bahsi kapatır. 

“Gönlü yanık, şanlı derviş tekkelerinin vasıfları” adıyla Üsküdar’ın belli başlı tekkelerinden söz açmaya sıra gelir. Öncelikle Mahmud Efendi Tekkesi. Bu tekke Halvetî tarikatının en büyük tekkesiymiş. 300 dervişi bulunurmuş, her birinin bir köşede hücresi varmış. Ardından Abdülkadir Cîlani Tekkesi, Dericizade Tekkesi’nin adı anılır. Bu tekkelerden ilki bugün Zeynep Kâmil Hastanesi yakınlarında bulunuyormuş. Bunlar günümüze ulaşamamıştır. Karaca Ahmed Sultan Tekkesi, günümüze ulaşan kıymetli hazirelerden biridir. Nuhkuyusu Caddesi üzerinde Kadıköy’e inen yoldadır. İçinde Karaca Ahmed’in türbesi ve mezarlar bulunur. Günümüzde hâlâ önemini korumaktadır. Miskinler Tekkesi de Seyahatname’de bilhassa anlatılır. Karacaahmet Mezarlığı içerisinde yer alan tekke zamanla tahrip olmuştur. Cüzzamlıların adaklarla geçindikleri bir yerdir. 

Üsküdar’da varlığı bilinen hemen bütün imaretlerin han, hamamı ve kervansarayı bulunuyordu. Bazısı tahrip edilse bu yapılar hâlâ farklı işler için kullanılıyor, ömürlerini sürdürebiliyorlar. Seyahatname’de Üsküdar’ın mesire yerleri de tek tek anlatılır. Bunlardan elbette en önemlisi Büyük Çamlıca Mesiresi’dir ki bugün de önemini ve amacını koruyan bir yapısı vardır. Bugün Kadıköy’e dahil ettiğimiz birçok semt de burada Üsküdar’ın mesire alanları olarak yazılır. Söz gelimi Kalamış Burnu Mesiresi, Haydarpaşa Bağı Mesiresi bunlardandır. 

Üsküdar’ın velilerine geçmeden önce bu kasaba halkının kazançları, giyecekleri, dilleri ve yiyecek, içeceklerinden söz açar Evliya Çelebi ve bu halkın asker, bağcı, âlim ve salih olduğunu yazar. Gemici, tüccar ve sanayici bulunduğunu da nakleder. Anadolu Türk lehçesi konuştuklarını belirtir. Erkek ve kadın güzellerinin gayet çok olduğunu söyler. Has beyaz pidesi, kirdesi, tandır kebabı, beyaz ter kaymağı, hora üzümü ve karanfilli üzüm şerbeti çok meşhur diye belirtir.

Üsküdar’ın velileri
Üsküdar’ın mimarı olarak Battal Gazi’yi anan Evliya Çelebi, Üsküdar’ın velilerini anlatırken ilk olarak Şüca Baba’dan söz açar. Bu zât, Battal Gazi’nin arkadaşlarındanmış. Bağ çapalarken yılan zehirlenmesinden ölmüş, Şüca Bağları’na gömülmüş. Şüca Baba’nın günümüzde de müntesipleri bulunuyor. Âsumânî Dede ise Yesevi tarikatından bir zât imiş. Yavuz Selim’in İran seferi öncesinde Yavuz’a söylediği “Yürü Selim, İsmaili imamlar yoluna çıldır çıldır demeden kurban edip herşeyin gavrına var.” sözüyle meşhurdur. Karaca Ahmed Sultan Tekkesi yakınına gömüldüğü nakledilir. 

Üsküdar’ın kuşkusuz en çok ziyaret edilen, namı büyük velisi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’dir. Hazret, Evliya Çelebi’nin kaleminden kutuplar kutbu diye aktarılıyor. Üsküdar’da her gün binlerce Müslüman, Hüdayi’nin mezar-ı şerifini ziyaret eder. Geçtiğimiz yazıda Yuşa Peygamber’den bahsetmiştik. O, Beykoz’u, Hüdayi Hazretleri Üsküdar’ı korur. İstanbul öyle bir şehirdir ki her tepesinde, her semtinde bir ulu zât insanlığın selameti için haşrı beklemektedir. 

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri bir gece rüyasında cehennem ateşini seyrederken korkusundan uyanmış ve bütün varını yoğunu dağıttıktan sonra Bursa’da Üftade Efendi’ye intisap etmiştir. Buradaki vazifesini ifa ettikten sonra Üsküdar’a gelmiş, kendisine bir hane açmıştır. 

Evliya Çelebi, ondan yedi padişahın elini öptüğü kişi olarak bahseder. Sultan Ahmed Han’ın önünde yaya yürüdüğünü belirtir. Yüz cilt tasavvufla ilgili eserleri olduğunu söyler. Evliya, Hüdayi’nin kendisi için “Manevi evladımız olsun.” demiş olduğunu hamdederek aktarır. Son olarak Mevlânâ Mehmed Emin Bedreddinzade ve Konrapalı Hayreddin Efendi, Seyahatname’de Üsküdar’ın velileri olarak anılır.

Hezarfen’in sürgün sebebi
Üsküdar’la birlikte anılan bir kişi daha vardır ki onu yazmadan geçmeyelim; Hezarfen Ahmed Çelebi. Evliya Çelebi, onun Galata Kulesi’nden Üsküdar’daki Doğancılar Parkı’na nasıl uçtuğunu ve nerede, ne kadar talim yaptığını anlatır. IV. Murad’ın “Her ne istese elinden gelir” dediği adamlardandır. Bundan dolayı Cezayir’e sürülmüş, orada ölmüştür. 

Üsküdar bahsinin ardından “Kadıköy imaretini bildirir” başlıklı bölümle karşılaşıyoruz. Seyahatname’de Kadıköy kısaca anlatılır. Seyyid Battal Gazi’den korkan kralın kaleyi yaptırmasına burada da değinilir. Darüssaade Osman Ağa yapısı bir camiden söz açılır. Bu cami, bugün de Kadıköy’de ibadet etmek isteyenlerin varabileceği birkaç yapının en eskisidir. Bu caminin kıble tarafında “Nâm-ı pâki bânî-i hayrâta tamam / Dediler târihini bil câmi-i Osmandır” yazılıdır. Bundan başka caminin olmadığını yazan Evliya, bir hamam ve yüz dükkândan başka imareti bulunmadığını da söyler. 

Bu yazıda söz konusu edilen semtlerin her birisi müstakil bir kitabı hak edecek kadar önemli. Mesela Üsküdar’ı konuşurken merhum Ahmed Yüksel Özemre’yi anmadan nasıl ederiz? Hiçbir zorunluluğu yokken, ısrarla Üsküdar’ı yazdı, sözlü tarih malzemesi sundu bizlere. Son yetmiş yıllık Üsküdar tarihini o olmasaydı bu kadar tafsilatlı öğrenemezdik. Biz, belli bir çerçeve dahilinde yazmak zorunda olduğumuzdan birçok şeyi, yerimizin darlığından dolayı üzülerek es geçtik. Yoksa Özemre’den mülhem ne çok ayrıntıya değinebilirdik. 

Ve son söz. Anadolu Kavağı’ndan başlayarak Kadıköy’de Osman Ağa Camii’ne kadar sözü getirdik. Evliya Çelebi, “Allah’a hamdolsun İstanbul’un Anadolu tarafında olan Kavak Boğazı’ndan beri bu yere gelinceye kadar 9 adet kasaba ve şehirleri bağ ve bahçelerini mümkün olduğu kadar kısaca yazdık.” der ve İstanbul’da padişahlara mahsus bahçelerin anlatımına geçer. 

Biz de Evliya Çelebi’nin izinde Boğaz’ın Anadolu yakasını anlatmaya çalıştık. O’nu takip etmeye devam edeceğiz.

 

Sayı 64     Haziran     Yakup ÖZTÜRK

mostar dergi den alıntıdır....